Maharet...

September 25, 2018

 

Elimin altında 50.000 atkı... 

 

Her biri binlerce kez çözgü iplikleri ile kesişiyor. Hangi ilmek diğerinden özel? 

 

İşte benim hayatım da diğer hayatlar arasında böyle tek bir ilmek gibi... 

 

Mesleğiyle, konumuyla, becerisiyle, güzelliğiyle... farketmiyor cân’lar, bir hamur içinde yoğruluyoruz. 

 

Koca bir portre görüyorsunuz ya yaptıklarımda... 

Hepimizden bir parça var içinde.
 

Maharet bütünde değil, küçük örgü ve düğümlerde, onlar da bütün olmadan anlamsız... 

 

 

 

İlmek ilmek dokundu kumaşlar bu coğrafyada. Herkesin anneannesi, dedesi dokudu. Toprağa çaktığı direkleri tezgah yaptı dokudu. 


Bugün dokuduğum suretlerin hepsinde Anadolu'nun izi var. Bu kadar renkli, bu kadar cömert, bu kadar toprak, doğa, çiçek bilen, gönlü açık insanlarla doluydu.

 
Yerleşmezlerdi hem de. Göçmen kuşlar gibi göçerlerdi. Bahar neredeyse oraya giderlerdi... Bilirlerdi göçmen kuşlar gibi; gittikleri yerlerde ihtiyaçlarının onları  beklediğini. Korkmazlardı hiç, güvenirlerdi hayata.

 

Zenginlikleri doğaydı... 

 

ben o günün masallarındaki bugünün suretlerini dokuyorum işte... her biri ileride yeniden masal olacak suretleri... 

 

 

 

Bazen yarattığım eserleri dokurken gözlerine bakmaya çekinirim. Birşeyler anlatırlar bana sanki. Ya da bazen beni anlatırlar bana. Yüzleşmek istemediklerimle yüzleştirir, keşfetmeye cesaret edemediklerimle buluşturur diye korkarım. Ama her defasında benden doğan eserle bütünleşircesine biz oluruz ve göz göze geliriz. İşte o an sanatın dilinin olmadığı gerçeğiyle bakakalırız birbirimize... 

 

 

Aradığım gerçeklik ışık ve renk arasındaki diyalog. Bilgisayar programları renk bölgelerini elimize otomatik olarak hazırlayıp verdiğinde; yapay ve mekanik alanlar elde ederiz. Ben her ilmekte, her düğümde yeniden suretin bütününe, yeniden özüne dönerim . Yakaladığım "kendiliğinden gerçeklik" belki de içimden o an çıkan heyecandan kaynaklanır. Ne kural bilirim ne kaide. Ve yeni denemelerimi de kurallaştırmam. Her defasında başka yeni denemeler için oyun oynarım. 

 

 

 

 

Nasıl olduğunu bilmediğim, nereden geldiğini farketmediğim bir şekilde iplikler hayatıma girdi. . . 

 

Dokuma hayat gibi, ilk sırayı dokumadan diğer sıraya geçemiyorum, hata yaptığımda ipliklileri söksem de İzi kalıyor. Dokumayı bitirmeden tamamını göremiyorum. . . 

 

Bugüne kadar çok dokudum (hayatımı da), plan, program, hevesler, istekler. Ama hayatın hep benden daha parlak planları vardı. Önce karşı geldim, düzenimi değiştirmek istemedim. Kendimi sıktım, üzdüm. Bir baktım, salıverince en güzeli kendiliğinden geliyormuş. . . 

 

Öyle bir dönemdeyim ki, hala anlayamadığım çok şey var; bilip, söyleyip de uygulayamadığım cabası. Dokumanın geneline bakıyorum hep, içindeki ufacık örgüleri unutmadan. . . 

 

Ufff çok yol var daha, sabır lazım, bir dokumanın başında 11 saat oturup 4 parmak kalınlığında dokuduğum gibi. Öyle sabırlı sanmayın beni, Sabrı da yeniden öğreniyorum. 

 

 

 

 

 

Az önce; dokumaya devam ederken elime ten rengi bir iplik aldım. Elimdeki his beni yıllar öncesine götürdü. 1996 yılında evimizin balkonunda bir pencere kasasına çakılmış çivilere gerilmiş çözgüler arasında  dokurken aynı ipliği kullandığımı hatırladım. 

 

Ne çok his biriktirdim. Tatlı, acı; güldüren, ağlatan... Ağlamayı da unuttum sanki. Temkinliyim çünkü pek çok olan bitene. Tanıdık geliyor pek çok şey. Tanıdığım yerden gelince de çok etkilemiyor. 

 

Kumaşı ismiyle tanımlayamıyoruz artık. Her üretici aynı kumaşa kendi bulduğu isimleri takıyor. Kumaşı dokunarak tanıyabiliriz. Parmaklarımızın ucundaki sensörler bize bütün bilgiyi veriyor. İnsan da çok benzer benim için. 

 

İpliklerimi boyamışım mesela, pamuk ipliklerimi, maviden beyaza kendi içinde tonlara bölünmüş bir yumak. Eğer dokuduğum portre mavi gözlüyse muhakkak o iplikleri kullanıyorum. Tanıyorum o ipliği çünkü, inceliğini biliyorum, “narin bir insan gibi”, beyazdan maviye geçerken aradaki mesafesini biliyorum, “hayat kibarlığı olan bir insan gibi”, dokurken çözgülerin arasından ne zaman iki kat ne zaman tek kat geçireceğimi biliyorum, “konuşmadan bakışarak anlaşabileceğim insan gibi”. 

 

Bazen duyuyorum, “Fırat yine portre dokumuş” diyorlar. Dokuyorum evet, hep portreler dokuyorum; gözler nasıl bakar merak ediyorum, daha iyi görebilmek için, kulaklar duyarken nasıl bir çizgidedir merak ediyorum daha iyi duyabilmek için, burun nasıl şekil alır yüzde merak ediyorum, daha iyi koklayabilmek için, dudaklar nasıl tebessüm eder merak ediyorum, daha iyi anlaşabilmek için. 

 

Her portre yeni bambaşka bir hisle geliyor. Bir kişi yok içinde, dokuduğum hem ben, hem o, hem izleyen... içindeki küçük düğümleri, örgüleri oluşturan yol arkadaşlarıma soruyorum bazen, burada oturmak, durmak, yaşamak ister misin diye? Her zaman kabul etmiyorlar. Ya sıkışıp patlıyor, kendini söktürüyor, başka yer istiyor ya da incecik kalıyor, iç gösteriyor, daha da çoğalmak istiyor. 

 

İnsan gibidir benim yol arkadaşlarım, insanı anlatır bana, oturup kalkmayı, içine dolmayı veya gözünü başka yerlere dikmeyi anlatır. Ben de iyi dinlerim hani. Önce dokunur severim, içimden geleni anlatmadan önce dinlerim. 

 

Bugün dokurken elime gelen yol arkadaşım... uzun uzun anlattı bana onca yıldır olan biteni... 

 

 

 

 

 

Ellerimin arasında, avucumun içinde birbiri ardına tekrar eden diziler var. Hayat gibi. Geçtiğini sandığım, öğrendiğimi sandığım pek çok “şey” yeniden geliyor karşıma. Ta ki öğrenene, anlayana, daha önce davranmadığım gibi hareket edene kadar.

Önceki tecrübelerimin detaylarını yer yer biliyorum, ama genele bakınca pek de önemi kalmıyor. İlmekler halinde yığılan, birleşen, bir bütünü oluşturan iplikler gibi, her hareketim de bana beni anlatıyor.

Ve biliyorum ki birşeyler hazırlansın, ardından hareket edeyim dediğim her an sadece vakit kaybettim. Artık hayallerim için yola çıkıyorum, yolu kolaylaştıracak kim varsa hayatıma dahil oluyor, uzuuuuun uzun eşlik ediyoruz birbirimize. Hiçbirşeyicin beklememek gerek şu hayatta.  

 

 

 

Zanaat kültürümüzün mirası. Zanaatkârlar değerli ustalar. Geleneksel yöntemleri bugüne kadar taşıyan çok değerli insanlar. 

 

Bugün herkes sanatçı, yaptığı da sanat eseri. Zanaat ürünü her neyse onu modernleştirme çabasında.

Yapmayın a dostlar. Onlar değer, kültür, miras. Modernleştirmeyin. Zaten modernizm fikri biteli yıllar oldu. Göçebe kültürü alıp yerleştik düzene, sonra toplu konutlara yerleştirince ne olur gördük.

Zanaatkârlar, sanatçıların hizmetçisi değil. Biri birinden üstün, diğeri aşağıda değil. Mesleğini söylerken sanatçı deyince komik oluyorsun asıl. Dokumacıyım dedim hep, çok övündüm Anadolu tekniğini hiç bozmadan kilim dokuyorum diye. Kimse aşağılamadı.

Sanat tarihi mimariyle başlar, halimiz ortada. 

 

Köy köy geziyorum Anadolu'yu. Bir bakıyorum dokuduğu kumaşı abajur yapmış. İçine sindiremediğin, ihtiyaç duymadığın, kullanmadığın şeyi tasarlar üretirsen sakat doğar o çocuk. 


Koyun yününün içine renkleri parlıyor diye neon sentetik iplik atma kardeşim. Doğadaki renk ne kadar cesursa sen de o kadar cesursun anneanneni, dedeni unutma.

Al şimdi bunu, kendi hayatını koy yerine. Sindiremediğin şeyleri başka ilimde arama. Bak doğduğun yere. Bütün cevap orada. 

 

 

 

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

You Might Also Like:

Maharet...

September 25, 2018

Dans edin size çıksın...

September 14, 2018

1/15
Please reload