Çok seviyorum...

August 31, 2018

 

 

Ne yer, ne zaman, ne mekân... 

 

Olduğum yer güzel, bastığım toprak da taş da su da güzel... 

 

Her yeni günde, yeni kararda, yeni başlangıçlarda bir korku salardı yüreğim bedenime. İçim sıkılır acaba derdim. Korkardım. 

 

Şimdi biliyorum, güzel dostluklarım var, güzel ve sevdiğim bir mesleğim; adımlarım beni güzelliklere götürüyor... Tam bir uyum ve akış içinde yeniden varoluyorum. Her yeni kararda daha iyiye doğru yol alıyorum. Sanırım daha çok güveniyorum BİR oluşumuza. Görünmez bağlarla bağlı oluşumuza. Bu bağları hiç zorlamıyorum, ne kadar çeksem başkalarını da sıkıştırmaktan, zorlamaktan yormaktan uzak duruyorum. 

 

Bir de görüyorum ...

 

 

 

 

Tayland kraliçesi Sirikit'in doğum günü kutlamaları için Tayland'a davet edildim ve kendisi için bir kumaş dokudum. Gittiğimde içime doğmuştu...

Aradığım ne giyside, ne mekanda... Adım Fırat, su gibi geldiğim yerin şekline bürünüyorum hep... özüm de su, sözüm de su. Durmaz bir yerde akar gider... 

 

 

 

 

 

Ve hiç plansız, kararsız denizle buluştuk. Güneşi selamlarken deniz ayaklarımızın altında. Ne kelimeler var, ne onlara yüklediğimiz anlam. Öylece durup nefes aldık, yorumlamadan, anlamlandırmadan sadece durup nefes aldık... 

 

O zaman yoga duruşu (asana, poz), hareketin doğruluğunun önemi kalmıyor. Derinliğe doğru yol alıyoruz. Hiçbir şeyin tekniği ile ilgilenmiyorum, hissi önemli benim için.
 

Teknik, uygulayıcısının anatomisi, elinin mahareti ve beyninin bedenini yönlendirdiği kadar. Zaten bir el sanatında biri başlar, diğeri devam ederse "el değişti" deriz. Çok takılmıyorum tekniğe, başkası ne yapıyorsa aynısını, aynı şekilde yapmak istemiyorum. Sabitlenmiyorum hiçbir konuda. 


Hiçbir yolun yolcusu değil, hiçbir öğretinin kölesi olmuyorum. Nefes aldıkça başkalarının verdiği nefesten gelen bilgileri içime çektiğimin farkındayım. Birbirimize görünmez ağlarla bağlıyız derken, nefesle bağlı olduğumuzu biliyorum. 

 

 

 

 

Bir şeyi seviyor olmam başka şeyleri az sevecek olmam anlamına gelmiyor. "En çok" kavramı bende yok. Bir şeyi en çok sevmiyorum. Pek çok şeyi çok seviyorum.  


Bu nasıl olur, seçiciliği yok, bu hiç özel değil gibi düşünceler sıralanabilir. Her şeyi çok özelmiş gibi sevmenin nasıl bir şey olduğunu düşündünüz mü? 

 

Ben biliyorum. Hatta, kızdıklarım, hayatımdan çıkardıklarım, zamanında nefret ettiklerimi bile şimdi sevdiğimi farkediyorum.

Her şeyde bir parçam olduğu , herkeste kendimden bir parça gördüğümle eşdeğer bu his.

 

 

 

 

 

Benimle ilgili duygularınızı gözden geçirin. Sizde ne varsa onu büyütmeye geldim. Sevgi ise sevgiyi, ismini koyduğunuz her hissin aynısını büyütmeye.

Uzak ya da yakın olmamız farketmez. En yakınımda olanlarda da, bir kez görmüş olduklarımda da hep aynı şey oldu. Hisleriniz benden bağımsız kendi içinizde büyümeye başladı. Yanıbaşınızda, telefonun ucunda öylece durdum, sadece yücelttim. Severim yüceltmeyi. İçinizdekini görürüm. Bastırdıklarınızı, açık açık ortaya koyduklarınızı. Yücelttikçe içinizdekileri; bazılarınız sevgi dolar, bazılarınız öfke. Bu duygular bana karşı değil üstelik, hep kendinize.

Kendine arkadaş değil mürid arayan hocalar gördüm, kendine arkadaş arayan hocalar gördüm.

Kendi yoksunluklarını bastırıp karşısındakini ezebileceği arkadaş arayan arkadaşlar gördüm, kendine omzunda ağlayacağı arkadaş arayan arkadaşlar gördüm.

Kendine bir sıfat ararken karşısındakini taklit edenler gördüm, kendini hiç sayıp arkadaşına koşanlar gördüm.

Sahip olma fikri ile bir köşe yastığı arayanlar gördüm, kendinden vazgeçip sadece sarılanlar gördüm.

Para ile satınalmaya çalışanlar gördüm, kalbini açıp bulut gibi öylece duranlar gördüm.

Hepsini de yücelttim. Herkese içten, inanarak sevgimi gösterdim. Karşılığını da hiç istemedim. Olanla sevindim, olmayana hesap sormadım. İç hesaplaşma hep daha iyi olur diye düşündüm.

Bir mermere ten gibi yumuşacık hisler veren taş ustalarını izledim. İlmek ilmek hayatı dokuyan dokumacıları izledim.

Kıssadan hisse, siz bana karşı hissettiklerinize bir bakın, sonra da kendi içinize... 

 

 

 

 

 

Ne çok şey var bilmediğim, henüz öğrenmediğim.

Duvarların arasında gibi hissederken, başımı gökyüzüne kaldırdığımda gördüğüm koca bir gökyüzü.

Almak ve vermek arasındaki dengeyi tutturamadığım zamanlar hem kendimi hem de etrafımdakileri üzdüğümü farkediyorum. Kimisi çok istiyor, kimisi de al, hepsini al diyor.

Gönlümün dengesini arıyorum. Bakışlarımı maviye çevirdim. Akıp giden bulutlar arasında uçan kuşları bile görüyorum. .

Her mevsim göçen kuşlar aç mı kalıyor? Hepsinin yiyecek bir küçük lokması var. Onlar da kendi küçük canlarıyla kim bilir neler veriyorlar doğaya?

Derin nefesle; bastığım toprak ve baktığım gökyüzü arasındaki dengemi aramaya koyuldum. 

 

 

 

 

 

Şimdi istediğim işi yapıyor, istediğim hayatı yaşıyorum. Alkış da daha coşkulu, başarısızlık da sadece benim. Benim olan şey hiç de acı vermiyor; üstelik pek keyifli. Şimdi HİÇBİR yerde olmanın büyük huzurundayım... 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

You Might Also Like:

Maharet...

September 25, 2018

Dans edin size çıksın...

September 14, 2018

1/15
Please reload