Bilgi paylaştıkça çoğalır...

September 23, 2011

Günlüğümün sayfalarını çevirirken bir yazıya denk geldim bugün. Tahminime göre yaklaşık bir yıl kadar önce, klasikleşen tek hayat alışkanlığım olan okulda geçirdiğim günler... 

 

 

 

"Aylardır değil, neredeyse 1 yıldır okulda geç vakte kadar kalmıyorum ve farkettim ki aslında okulun dışına takılıp kalmışım. Buradaki bir çok insan gibi; hiçbir aktivite yok deyip duruyorum. Oysa bugün karanlıkta okuldan ayrılırken kendi atölyesine çekilmiş birçok öğrenci gördüm. Büyük mutluluk verdi bana.Yine dışına değil içine bakmak gerektiğini farkediyorum... ne güzel"

 

 

Bu yazımı okuduktan sonra durup düşünmeye başladım, 8 yılın ilk 6 yılı boyunca çalıştığım eğitim kurumdan sadece uyumak ve duş almak için evime giderdim. Diğer tüm zamanımı okulda dokuyarak ve öğrencilerle ilgilenerek geçirirdim. Genelde kendi dokumalarım için kurumun atölyesini kullanıyordum. Bir an geldi ki; sözlü olmayan ancak gerçekten yoğun ve derinden hissedilen bir ifadeyle dokuma atölyesi ile yollarımı ayırma kararı aldım. Üzerine gidebilirdim, ama yapmadım. Her zaman ön plandaki idealist tavrım; kurumdaki düzeni değiştirmeye çalışmak yerine, oradaki öğrencilere farklı bakış açıları kazandırarak, heyecanla çalışmak üzerine işliyordu. Dolayısıyla kurumda bana verilen odaya çekildim. 

 

Böylece yavaş yavaş evimde oluş saatlerimi arttırmaya başladım. Dokumalarımı evde yapıyor, yeni bulduğum örgüleri, teknik detayları tek başıma keşfediyor ve heyecanımı paylaşamıyordum. Aslında çoğu kimseler için "bilgi saklanması gereken bir durum". Sanki hiçbirşey değişmiyormuş ve yenilenmiyormuş gibi şimdinin yeni bilgisi, belki birkaç gün sonranın eski küflü bilgisi haline dönmeyecekmiş gibi saklanıyor. 

 

Özellikle kafamı karıştıran durum ise; bir eğitim kurumunun sözüm ona bilgeleri; bilgilerini aktarıp, aktarırken öğrenmek yerine, odalarında sanki çok gizli ve önemli bir iş yapıyormuşçasına herkesten uzak "vakit geçiriyor". Bu sözüm üzerine çok eleştiri alabilirim. Fakat gerçekten dışarıdan oturup düşünerek söylediğim sözler değil bunlar, bilfiil yıllarca içinde yaşadığım gözlemlerim. Dolayısıyla her eleştiriye açığım, özellikle odalarında oturan ve öğrenciye şimdi müsait değilim, çok meşgulüm diyen çalışanlardan bekliyorum bu eleştirileri. 

 

Çalıştığım son iki yıl içinde artık derslere de giremez olmuştum. Hatırlıyorum; bir tasarım dersini asiste ettiğim zamandı. Dokuma Atölyesinin üst katında öğrenciler ve sorumlu hoca ile derse başladık. Bir çok katalog çıktı ortaya. Sayfalar bir bir çevriliyor, günün trendleri eleştiriliyordu.... 

 

Bunu söylemeyi çok isterdim :) ancak bir anda katalog sayfasındaki mankenlerin duruşları -tamam duruş bir hedef kitle göstergesi olabilirdi- , makyajları -bu da kabul, makyaj da bir moda göstergesi- , ve en son özel hayatları hakkında konuşulmaya varan bir monolog, kendimi o atölyenin üst katından atmaya yetecek raddeye getirdi. "Hocam çok başım ağrıyor gidebilir miyim" gibi kibar bir ifade ile dersten ayrıldıktan sonra "Fırat pek disiplinli bir asistan değil, artık derslere gelmesin" gibi bir açıklama ile artık fakültede derslere de giremiyordum. 

 

Dünyayı geziyor, yeni teknikleri öğreniyor, ancak bunları paylaşamıyordum. Çünkü okulun müfredatı 15 yıl önce benim aldığım müfredatla aynıydı. Gittikçe "okul" fikrinden uzaklaşmaya başladım. Ama orada çalışıyordum ve içimde bir ses, öğrencilerle birlikte ol, sakın uzaklaşma diyordu. Bu sesin bir de sahibi vardı üstelik! Asistan olduğum ilk aylarda değerli yol göstericim Uzman Ahmet Erinanç hocam ne yaparsan yap, öğrenciden uzak durma demişti... yazarken de kulağımda çınladı...

 

                           

            

Dolayısıyla okuldaki odamda, masamın arkasındaki duvara bir tezgah yaptırdım. Dokuma bireysel, sessiz ve temiz bir eylem olduğundan odamda problem yaşamayacağımı sanıyordum. -Sessiz derken tezgahın çivilerini mesai saati sonrasında çakmaya başladım, o zamanki öğrencilerimizden Yunus Emre Kalfa'da bir elinde çekiçle çıkagelip yardımıma yetişti.-

 

 

 

Ben keyiflenmeye başlamış, "oh! ne güzel dokuyorum" kahkahaları ile günümü gün ederken, o zamanki bölüm başkanımız odamı ziyaret etti. Güzelce konuştuğumuzu, odamda kahve içmeyip dokuma yaptığım için beni iltifata boğacağını zannederken "odanı değiştiriyoruz, filanca odaya geçiyorsun toplan" dedi. 

 

-Hay Allah! Şimdi nereden çıktı bu iş, eğer tezgahın yerini değiştirirsem eserim zarar görebilir! ... dediysem de bek başarılı olamadım, çünkü yarım saat sonra Dekanlık Makamı'ndan bir yazı geldi. 

 

-İvedilikle odanızın boşaltılması hususunda... diye başlayan...

 

Fotoğraf: Öznur Enes

 

 

Yine kabullenip tezgahı odamdan dışarı çıkardım. Bana öngörülen odada 3 kişi olacağımız ve küçük olduğu için artık tezgahı yerleştirmek için başka bir yer bulmalıydım. Çaresizce koridorda üzerinde yarım bir çalışma bulunan dokumayı taşımaya başladım. Bir arkadaşım bana "benim evime taşıyalım istersen, bitirene kadar burada dokursun" dedi. Koskoca tezgahı koridordan okul bahçesine, oradan arkadaşımın evine götürürken içimde anlatamadığım bir öfke ve gözlerimde küçük yaşlar belirmişti. Anlam veremiyorum hala bu satırları yazarken... Neden? Herkesin kendine göre bir açıklaması var tabi.

 

 Hatta o zamanın bölüm başkanı beni odasına çekip "seni engelleyemiyorum! Kabın içinde bir ahtapot gibisin. Bir kolunu tutuyorum, öbür kolunla çıkıyorsun" demişti. Hiç anlamadım neden durmam gerektiğini? Müfredat konularını kendi yöntemlerimle anlattığım için derslerden alındım; uluslararası yarışmalara uçak biletlerim gelmesine rağmen okulun sekreterlik işleri aksıyor nedeniyle gönderilmedim, odamda dokuyorum diye dışarı atıldım. Bilmediğim bir şeyi çok büyük bir şekilde yanlış yapıyor olmalıydım?

 

Söz dağılıyor, tezgahımı arkadaşımın evine götürdüğümüzden söz ediyordum, tezgah apartmanın kapısından sığmadığı için yeniden okula döndüm. Okulun hocası olmama rağmen atölyenin anahtarına sahip değildim. dolayısıyla tezgahımla birlikte bölüm koridorunda baş başa kaldım. Pek tabii ki dokumaya devam ettim.  

 

Fotoğraf: Öznur Enes

 

 

Koridorda dokumak aslında çok eğlenceli. Bölümdeki kediler kabullenilebilir bir gerçek. Kediler, köpekler oynamayı severler, tezgahım da iyi bir oyuncak. Ama ertesi gün geldiğimde insan yapısı sanat çalışmalarını tezgahın üzerinde görmek de pek hoşuma gitmedi doğrusu. Bütün düşüncelerimi bir kenara toplayıp Anasanat Dalı Başkanı'nın odasına gittim, ricam geri çevrilmedi. Çünkü başka sergiler için hazırlanan diğer hocalar da atölyede olacağından ben de kontrol altında tutulabilecektim :) ve atölyenin bir köşesinde kendime yer buldum. Boyumdan büyük bir iş için kendime bir zemin hazırladım. Çok hızla ve aralıksız dokumaya devam ettim. 

 

Mesleğimin gereği olduğu için ya da kendi gelişimim için okulda yaptığım son eser oldu. Eser bittiğinde bir daha ne atölyeye girdim, ne de okulda dokudum. 

 

Odalarına kapanan ve öğrenci kabul etmeyen, kişisel gelişimleri için durmadan çalışan bu insanlara küçük bir sorum oldu hep. Yaşayarak anlayamadım, sorup aldığım cevabı kabullenemedim. 

 

Bir daha soruyorum: 

 

-  Bilgi paylaştıkça çoğalmaz mı? 

-  Bir eğitimin kurumunun temel amacı bilgi temelli insan yetiştirmek değil mi? 

-  Yapılan doktora tezleri hangi amaca hizmet ediyor? 

-  Bu tezler lisans öğrencileri ile paylaşılıyor mu?

-  Sanat bir uygulamalı öğretim ise öğreten kişi uygulamada başarılı mı?

-  Eleştiren insan olmak için çok gezip görmek gerekmez mi?

-  Görüp öğrenilen bilgi tekrar edilince hafızaya yerleşmez mi?...


dipnot: Bu işi hakkıyla yapan sözettiğim kriterlere uymayan, çalışan üreten akademisyen arkadaşlarımı tenzih ederim. 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

You Might Also Like:

Maharet...

September 25, 2018

Dans edin size çıksın...

September 14, 2018

1/15
Please reload